Bir Şehir Hayaleti

“Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada bir insanı sevmekle bitiyor her şey” der Sait Faik. “Burada” derken kastı, İstanbul...

  • 08.12.2016
  • Işıl Kurnaz

Sait Faik, Özdemir Asaf, Sabahattin Eyüboğlu

İnsanlar, şehirlerle de arayı bulmalı nihayetinde. Şehir denilen, ne sadece yaşanarak tüketilen bir yer ne de sadece ölündüğünde gömülen. Yaşarken ve ölürken arada kalan o zamanda, hayatın aktığı, dünyanın açılıp kapandığı, başka dünyaların başka yerlerden yeniden kurulduğu, insanın içine akıttığı ama dışına da kapandığı yer biraz da şehirler. Hayat, her zaman devam eden bir şey değil zira. Hayat, gerektiğinde duran ve durdurulabilen bir nen. Ancak şehrinle barıştığında, o şehirle kavganı, düşmanınla ettiğin manasız bir kavga olarak değil; sevdiğinle ettiğin diriltici bir kavga olarak kurduğunda hayatı devam ettirmek mümkün oluyor. Sait Faik, İstanbul’a sevgilisiymiş gibi bakıyor. Bir şehir, ancak kendisine o şekilde bakılırsa yüzünü saklamıyor. Şehirler, insanlar misali, ancak güvendiklerine sunuyorlar hikâyelerini. Sokak aralarındaki ruh, ancak o şehirle dans edebilme maharetine sahip olanlara rast geliyor. Sait Faik, İstanbul’u çok kimsenin bilmediği o ruhundan tanıyor. Ona uzaktan bakanların turistik güzellemeleriyle değil, ona yakından bakabilenlerin inceliği ve cesaretiyle anlıyor ve anlatıyor İstanbul’u Sait Faik. Başıboş bir şehirden, mucizeler yaratıyor. Gözükör bir aşkla değil, meraklı bir tutkuyla izliyor Sarıyer’i, Burgazada’yı, Rumelihisarı’nı.

"Bir şehirden turist rehberi misali romantik bir edebiyat çıkarmıyor Sait Faik, büyük bir zanaatkârın ince işçiliğiyle her bir taşı üzerine kafa yoruyor İstanbul’un."

Yokuşların en zalimi olarak kuruyor Babıâli’yi; bir şehrin ancak yürüyerek tanınabileceğine inanan canımız Sevgi Soysal’ı hatırlatırcasına Haliç, Kumbaracıbaşı, Dolapdere’de kayboluşlu ve uzun soluklu yürüyüşlere çıkıyor. Sakallı adamları, kuafördeki kadınları, mahalledeki kahveleri ince ince işliyor edebiyatın içine. Alelade bir mekân, herhangi bir şehir gibi dışsallaştırmıyor şehrini Sait Faik, edebiyatını İstanbul’dan çıkarıyor. Öylesine başrolde, öylesine tutkulu bir şehir oluyor İstanbul onunla.

Şehir, ancak onunla konuşmasını bilirsen izin veriyor hayata. Sait Faik bir ucundan tutuyor İstanbul’u, İstanbul diğer ucunu gösteriyor ona. İstanbul’da bir edebiyat yaratmıyor Sait Faik, İstanbul’dan bir edebiyata hayat üflüyor. Taş yağmuru ve şehir talanı arasına sıkışmış geri kalan (biz) ise soruyor, bir şehri, Sait Faik’in gördüğü gibi görmek için kalplerimizi ve gözlerimizi nereye doğru açmamız gerekiyor? Şehir ve edebiyat, nasıl oluyor da yaşamaya devam etmek için bu kadar güzel bir bahane oluyor?

 

Bu yazı aydabir dergisinin Aralık 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Share this post:

Similar Articles:

Kalıpların Sultanları: Sadekarlar

Kalıpların Sultanları: Sadekarlar

Kapalıçarşı'nın yorgun hanlarından uykusuz yollarından geçtik. Önümüzde arkamızda bizi sobeleyen düzinelerce küçük dükkan. Kimi aşağı kimi yukarı kimi önde kimi arkada kimi yeşil kimi sarı kimi kızgın kimi uysal... Gözünüze çarpan çokça şey var ama bir de çarpmayanlar var. Sadekarlar!

Read more

Halep’ten Antakya’ya Bir Keşiş Hikayesi

Antakya’da büyüyen çocuklar için şehir sırlarla dolu bir şark masalı gibidir. Bu şark masalı, binbir öykünün bakiyesini biriktirir ve Akdeniz'e döker asırlardan beri. Yalnız Asi'nin bildiği masalları dinler Antakya çocukları. O masallar ki üzümün paslı tadı gibidir: hafif buruk ve büyüleyici.

Read more

Türkiye'nin En Batısı: İncirburnu

Dokuz bin civarı insanı toplasak bir adaya ve hepsi birlikte Güneş’in batışını izlese… Doğu’nun sonu, Batı’nın başı. Çanakkale’nin ilçesi, Türkiye’nin en büyük adası: Gökçeada.

Read more