Diyarbakır'ın Endamı yahut Cahit Sıtkı Tarancı

Yedi bin yıllık mimari devinim hiç korkmamış eskimekten. Türkmenlerin “Kara Amid”inden, Arapların “Diyaru Bekr”ine, tüm misafirperverliğiyle, karşısına çıkan farklı tarihleri kültür mirasına katarak gelmiş.

  • 04.12.2017
  • Merve Tuğtepe

Cahit Sıtkı Tarancı müze-konağı harem odası

Cömert bir şehir ki beslerken toprağında yazarlarını, fazla fazla sunmuş birikimini. Adaletli bir şehir ki hem gerçekleri koymuş kefesine tarihsel zenginlik terazisinin, hem de edebiyatı. Şehir ve edebiyat, nasıl oluyor da yaşamaya devam etmek için bu kadar güzel bir bahane oluyor?*

 

Hem sevinci hem kederi, bir müzede el yazısı mektuplarının mühründe saklı kalır. Eşya ve insan arasında kurduğu ilişki, edebiyat incelemelerine konu olduğu kadar, iki milyonluk Diyarbakır’da da kendini siyah renkli bazalt taş yapımı bir binada saklar. Şehrin görünmez duvarları, kendini var eden kültürün tuğlalarıyla örülmüş. Taş duvarlardan ötesine bakan insanlar, bir tarihten fazlasını görmüş. “Şekilsizlik içinde güzellik avına çıkanlar, kendi kendilerini avutmaktan başka bir şey yapmazlar.”  Şairin asi ve özgün kaleminin yazdığı dizeler, Dicle Nehri’ne aksa, suyu hoyratlaşır. Ölüm diyorum, ne kadar çok bahsetsek o kadar mı uzaklaşır? Alışılmışın dışı, farkındalığın içi… Viyana’da kırkaltı yaşında hayatını kaybeden, döneminin en çok okunan şairi…

Diyarbakır, vadilerinde söğüde, cevize, kavağa; yükseklerinde meşeye ve ardıca ne kadar verimli toprak verdiyse, edebiyatın gücünü de bir koca çınara saklar.

Tarancı’nın dizelerinde insanın içini yalnızlık yer durur. Yazın, dere kenarlarında delişmen yeşil tamamen kurur, bozkır kurulur. Şehrin ve edebiyatın kökleri, suyunu aynı toprakta bulur. Bir annenin evladını, bir öğretmenin öğrencisini yetiştirdiği gibi şairi anlarız, şehrini anladıkça. Bakmakla görmenin nihayeti, insanın kendini fark ettikten sonrası kadar yorucu. Zaman geçtikçe, geçmişi özler bir yanı. Yaş aldıkça şehrin değişir yapısı, kimliği ve insanı.

 

“Gökyüzünün başka rengi de varmış!

Geç fark ettim taşın sert olduğunu.

Su insanı boğar, ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.”

 

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki Diyarbakır surları, şairin doğduğu Camikebir Mahallesi’nde evlerin yüksek duvarları, insanın içine kapanan kapılar adeta. Yazarın içe dönük mahremiyete meyli, şehrin karakterinden besleniyordu. En soğuk kış yaşanırdı, az yağışlı ve kurak, şairin adıyla anılan sokakta. 1733’te inşa edilirken haremlik selamlık olarak ayrılan konak, şairin dizelerindeki duygusal geçişi simgeliyordu: 

 

“Ne istersiniz benden,
Bilmem ki hatıralar,
Gelir gelmez sonbahar?”

 

 

 

Share this post:

Similar Articles:

Saz ve Söz: Neşet ile Leyla

Saz ve Söz: Neşet ile Leyla

Sazın ve sözün ötesinde, bu ıslak toprakların kurutamadığı yanık türkü, Neşet Ertaş…

Read more

Halfeti: Tarihi Sular Altında Bir Cennet

Adını duyduk, ama çoğumuz bilemedik sular altında kalan bu denli hayatın olduğunu. Geçmişe özlem, çoğumuzda var, kabul! Peki ya tüm geçmişini sular altına gömüp hatırlamak istediğinde görebileceğin tek bir anı bulamamak?

Read more
Mavilerde Bir Orhan Veli

Mavilerde Bir Orhan Veli

Aşiyan'da Boğaz'a meftun bir garip yatar. Gelip geçen bilir mi bilinmez. Üstüme vazife mi insanı yolundan çevirmek? Zaten "ne adını biliyorum, ne günahını..."

Read more