Saklı Cennet Beyşehir

Bir şehir düşünün bir yanıyla İstanbul’un boğazını, bir yanıyla Karadeniz’in havasını andıran. Öyle bir şehir düşünün ki Mevlana diyarının göz bebeği, Akdeniz’in yaylası… Bir kere gelenin ayrılamadığı, gitse de unutamadığı…

  • 12.06.2017
  • Şeyma Çakan

Nedir bu şehri bu kadar vazgeçilmez yapan, nasıl kelimelere sığar düşüncesi aklımızda? Beyşehir’e, insanlarına hayatını adamış Esma Öğretmenin sözleriyle başlamalı Beyşehir’i gezmeye:

 

“…Gölünün donmuş yüzeyinden yörükler kervanlarla Antalya'ya göçmüşler, gölü ova zannederek... Antalya’nın sıcağı, Orta Anadolu'nun​ dondurucu soğukları arasında bir geçiş alanı olmuş Beyşehir. Karasal iklimin çetin soğuğundan Akdeniz’in boğucu sıcağından kaçan yörükler Beyşehir’den geçerek serine ya da sıcağa kavuşmuşlar. Beyşehir iki kıta arasındaki Türkiye gibi iki farklı iklim tipi arasında bir köprü olmuştur. Yazı ayrı kışı ayrı güzel Beyşehir… Birçok göçmen ailenin de gönlünü çelmiş onları  kendine bağlamıştır. Beyşehir’in birçok mahallesinde bu aileler uzun yıllardır mutlulukla ikamet ediyorlar. Beyşehir, insanlarının sakinliği, mutluluğu ve tok gözlülüğü ile de gelip geçenlerin bile kalbinde iz bırakır.”

 

İlkçağdan bu yana birçok medeniyetin yaşam merkezi olan, Beyşehir Gölünün de içinde olduğu bölge Pisidya adıyla anılırdı. On ikinci yüzyıl ortalarında şehir harap olmuş, Viranşehir adını almış. Sultan Alâeddin Keykubad devrinde Türkmenler tarafından yeniden kurulmuş. Beyliğin merkezi olmasından dolayı zamanla beyin şehri olarak anılmış. Sonraları Eşrefoğlu Süleyman Bey’e izafeten Beyşehir adı verilmiş.

 

Toros Dağları’nın eteğinde kurulan Beyşehir özellikle Selçuklu’nun ve birçok medeniyetin sırlarını içinde saklar. Şehir asıl şahsiyetine Selçuklular zamanında kavuşmuştur. Ünlü Selçuklu tarihçisi İbni Bibi’nin Selçuknamesi’nde sözünü ettiği Kubadabad Sarayı Külliyesi, günümüze ulaşabilmiş tek Anadolu Selçuklu saray yapısıdır. Bazı rivayetlere göre Alâeddin Keykubad bir seyahati sırasında Beyşehir’den geçerken şehrin havası, gölünün güzelliği dikkatini çekmiş ve mimarlarına burada bir mamure yapmalarını emretmiş. Sultanın arzusuna göre bir saray yapılmış. Sultan, her sene Akdeniz sahillerinden dönerken bir müddet burada yaşar, dinlenirmiş.

Tutkunu çoktur Beyşehir’in. Bir de üzerine hasret eklenince kim bilir şehri kaç kat güzelleştirir! Uzun zamandır İstanbul’da yaşayan, eski Beyşehirlilerden Ziya Arıkan, özlemin şehre olan sevgisini nasıl katmerlendiğini anlatırken etkilenmemek mümkün değil.

“Beyşehir’e dönünce köprüden geçerken gölün arkasındaki dağa bakarım hala kar var mı diye. Adı da Karlıdağ’dır zaten bizim dilimizde. Ağustos’ta bile kar olur. Öyle bir şehir ki içindekilerden önce kendisi çeker beni. Hatta şöyle düşünüp bir ev edinmiştim. İçinde oturursam her tarafını göremem, karşıdan bakayım ki manzaram kendisi olsun. Hani güzel bir şiiri ezberlemeye kıyamazsınız ya yazık olur diye. Bu şehri fazla sevenler de kıyamaz içinde oturmaya, özlemin hasretin kıymeti azalmasın diye. Haksız mıyız, feda edilir mi bayramda, tatilde, düğünde, ölümde hasretle dönmenin lezzeti. Zaten bunun için gider Beyşehirli gurbete. Dönmenin dayanılmaz hafifliğini hayal ettiği için…”

 

İnsan yaşadığı yere benzer demiş Edip Cansever. Bu yüzdendir ki bu şehirde yaşayanlar toprağı gibi verimlidir, bir yanıyla da yazardır. Esma Öğretmen ise ustalıkla tanımlar mekanın ruhunu:

 

“Tarihi İçerişehir mahallesinin tek katlı ahşap evleriyle çevrili daracık taş sokaklarından geçerken orada yaşanmış geçmiş hayatları kolaylıkla tahayyül edebilirsiniz. Dip dibe dizilmiş ya da daracık bir yolun ayırdığı, geniş pencereleri her mevsim çiçekli saksılarla süslü evlerin oluşturduğu sokak, sımsıcak bir komşuluk ilişkisini, kendini güvende ve herkes gibi hissettiren bir itminan duygusunu yaşatır. Bu adını tam koyamadığınız ama somutmuşçasına algılayarak yürüdüğünüz huzur sokakları sizi  ya muhteşem Eşrefoğlu camiine ya da göle çıkarır.”

 

Gelelim maviden turkuaza, turkuazdan yeşile çalan rengiyle adeta büyüleyen, bereket timsali Beyşehir Gölü’ne… Türkiye’nin bu en büyük tatlı su gölü, turizme katkı sağlayan çalımlı yatlara rota, balıkçılara ekmek kapısı, göçmen kuşlara ev, sanatçılara ilham kaynağı olagelmiş. Civarındaki sayısız park ve çay bahçeleriyle seyir mekanı haline gelmiş ender güzellikte bir yer. Günbatımı başlı başına bir şölen. Gölün suları kızılın yüzlerce ışıltısıyla rengarenk kesilir. Bu nedenledir ki Beyşehir Gölü gurubu, renk ve batış süresi yönlerinden Dünya’da birinci derecede guruplardan sayılır.

 

Beyşehir deyince, bahçelerde büyük kazanlarda pişirilen, ayran ve kırık buğdayın yirmi santimetrelik daireler şeklinde kamış çitler üzerinde güneşte kurutulan çerezlik tarhanası da gelir akla. Kadınların yazdan hazırladıkları erişteler, bulgurlar, yufka ekmekleri, balkonları süsleyen kuru sebzeler, Taş Köprüsü, sazan balığı… Bayram öncesi mayalı hamur, komşuya dağıtılan pişiler âdetten... Büyüklerin evlerinde ağırbaşlı bir mutluluk havası...

 

Bu şehri bir cümle ile ifade ederken Alâeddin Keykubad, meğer ne büyük bir hazineden bahsediyormuş:

 

“Cennet ya burasıdır ya da buranın altındadır…”

 

Bu Yazıyı Paylaş:

Benzer Yazılar:

Konya'nın Asili: Lale

Konya'nın Asili: Lale

Konya, yani diyar-ı Mevlana! Selçuklulara başkentlik yapmış, her sokağında tarihi mirası omuzlayan, engin Anadolu’nun ortasında uçsuz bucaksız Konya Ovası burası. Çatalhöyük’ü ile dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olan, tarihin, dinin, efsanelerin diyarı...

Devamını Oku
Korykos'ta Heybetli bir Uğrak: Kız Kalesi

Korykos'ta Heybetli bir Uğrak: Kız Kalesi

Mersin, turunçgilleri, denizi, sıcağı, tarihi, birçok etnik köken ve coğrafyadan insanı, verimli toprakları, şehir merkezinde yürürken dalından koparıp tadabileceğiniz meyveleri, zengin mutfağı, limanı ve efsaneleri ile Akdeniz’in o cümbüşlü şehirlerindendir. Bu zengin şehrin gözbebeği ise Kız Kalesi’dir.

Devamını Oku
Zamana Direnen Mekan: Papazın Bağı

Zamana Direnen Mekan: Papazın Bağı

Ankara Gaziosmanpaşa'da bir sığınak... Yalnız bilip de yaşayanların sevdiği, sevenlerin yaşadığı Ankara'da bir anılar sığınağı Papazın Bağı...

Devamını Oku