Fener'den Balat'a

İstanbul’un altın boynuzu Haliç’in kıyısında iki kadim semt bulunur: Fener ve Balat…

  • 05.10.2017
  • Cihan Yörükoğlu

Biri Rumların, diğeri ise Yahudilerin yerleşimi olmuş bu iki semt bugün görkemli geçmişlerden oldukça uzaklar. Son yıllarda Suriye’de savaştan kaçanların yerleştiği bu semtler, birkaç zamandır yeni açılan kafe ve lokantalarla canlanıyor. Artık sokakları o kadar da gezginlerden yoksun değil.

           

“İstanbul’u Dolaşırken” isimli rehberde Haliç, “oysa burada şehrin başka hiçbir tarafına benzemeyen çok farklı bir atmosfer vardır. Bazı yerleri, özellikle Fener ve Balat son derece pitoresktir ve başka her yerde silinip gitmiş eski Stambol özelliklerini taşır” şeklinde tarif ediliyor. Gerçekten de şehrin diğer yerlerine benzemiyor burası. Fakat o evler de eski görkemlerinden uzak, birçoğu bakımsız ve bazıları terk edilip harabe haline gelmiş. Sıvası dökülmüş de olsa renkli geçmişlerini üzerlerinde taşıyor bu emektar yapılar.

           

Bu semtlerden söz açılınca ilk olarak Fener Rum Patrikhanesi geliyor akla. Patrikhanenin yola bakan siyah kapısı 1821’den beri kapalı. Burada o dönem Yunanistan’daki bağımsızlık isyanına destek verdiği gerekçesiyle dönemin patriği V. Grigorios idam edilmiş. Patrikhane, “bizde ölünün üzerinden geçilmez” diyerek o günden beri kapıyı kapalı tutuyor. İçindeki kilise ziyarete açık…

 

Fener semti ise burada yaşayan Rumların elde ettiği ticari kazançlarla dönemin en zengin yerlerinden biri haline gelmiş. On altıncı yüzyıldan başlayarak burada yaşayan Rumlar, kazandıkları paralarla bugün hiçbiri yerinde olmayan saraylar ve sıvası dökülmüş de olsa bugün hala ayakta olan rengarenk evler yaptırmışlar Fener’e.

 

Fener iki önemli yapıya ev sahipliği yapıyor bugün. İlki, Kanlı Kilise ya da Moğollar’ın Azize Meryem Kilisesi… Kendi halinde, sessiz seyrediyor Haliç’i bulunduğu tepeden.

İstanbul’un fethinden sonra Rumların elinde bırakılmış tek Bizans Kilisesi burası. Aksi söylense de maalesef çoğu zaman ziyarete kapalı.

Yine “İstanbul’u Dolaşırken”de anlatılana göre 1282’de İmparator VIII. Mihail Paleologos’un 1265 yılında Moğol Hanı Hülagu ile evlenen kızı Maria tarafından yaptırıldığı söyleniyor kilisenin. Maria ise Hülagu’nun yanına varamadan Hülagu ölünce, onun halefi ve oğlu Abaka ile evleniyor, lakin Abaka da ölüyor ve Maria, İstanbul’a dönüyor. Yine kitapta hikayenin kısmen doğru olabileceği belirtiliyor, zira aslında kilise 1261’de yapılıyor, Maria ancak birtakım eklemeler yapmış olabilir.

 

İkinci önemli yapı ise Kanlı Kilise’ye çok yakın bir noktada konumlanan Fener Rum Lisesi. Haliç’e karşı kıyıdan bakıldığında, Haliç siluetinin en baskın ve çarpıcı parçası… Kıpkırmızı, büyük bir bina. Yapımı 1881 yılına uzanıyor. Bugün hala Rum okulu olarak kullanılıyor ancak öğrenci sayısı 60 ya var ya yok. Sınıf camlarında demir parmaklıklar var, zira okula dışarıdan taş atılıyor(muş) ve bu taşlardan öğrencilerin zarar görmesini engellemek için böyle bir önlem alınmış. Maalesef…

           

Fener’in Rum geçmişini anımsatan birçok kilisenin izleri var sokaklarda. Semtte bugün yaşayanların ise bu geçmişe saygılı olduklarını söylemek biraz zor. Duvarlardaki rahatsız edici sloganlar, semtin yapısının tamamen değişmiş olduğunu gösteriyor.

 

Ve Balat… Adını Yunanca saray anlamına gelen Palation’dan almış. Uzun yıllar Rumca konuşan Yahudiler yaşamış bu semtte, Osmanlı döneminde İspanya’dan davet edilen sefarad yahudileri de bu semte yerleştirilmiş, çok az sayıda Yahudi halen Balat’ta yaşıyorsa da birçoğu İsrail’e göç etmiş, kalanlar da İstanbul’un başka semtlerine taşınmışlar.

           

Bu iki semti birbirine bağlayan sokaklar, eski günlerine kavuşamayacaklarını biliyorlar, fakat hiç değilse bugün biraz canlanıyorlar. Şehirde yerleşik genç nüfus özellikle burada açılan mekanları dolduruyor, zaten zamanla birçoğu özünden koparılan İstanbul semtlerine bir alternatif oluşturuyor Fener ve Balat. Gelecek yıllarda bu iki semtin adını daha çok duyacağımız kesin gibi. Gelip geçerken burada yaşanıp silinmiş hikayelerin bir kısmı kulaklara çalınsa yeter…

  

Kaynakça: Hillary Sumner-Boyd & John Freely. İstanbul’u Dolaşırken (2009, Pan Yayınları)

 

 

 

Bu Yazıyı Paylaş:

Benzer Yazılar:

Konya'nın Asili: Lale

Konya'nın Asili: Lale

Konya, yani diyar-ı Mevlana! Selçuklulara başkentlik yapmış, her sokağında tarihi mirası omuzlayan, engin Anadolu’nun ortasında uçsuz bucaksız Konya Ovası burası. Çatalhöyük’ü ile dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olan, tarihin, dinin, efsanelerin diyarı...

Devamını Oku

Halfeti: Tarihi Sular Altında Bir Cennet

Adını duyduk, ama çoğumuz bilemedik sular altında kalan bu denli hayatın olduğunu. Geçmişe özlem, çoğumuzda var, kabul! Peki ya tüm geçmişini sular altına gömüp hatırlamak istediğinde görebileceğin tek bir anı bulamamak?

Devamını Oku

Türkiye'nin En Batısı: İncirburnu

Dokuz bin civarı insanı toplasak bir adaya ve hepsi birlikte Güneş’in batışını izlese… Doğu’nun sonu, Batı’nın başı. Çanakkale’nin ilçesi, Türkiye’nin en büyük adası: Gökçeada.

Devamını Oku