Zanaattan Ziyade bir Sanat: Sedefkârlık

Bursa’nın asırlık nişanesi, şehirli ile gezginin ilgi odağı Ulu Cami çevresinde bulunan hanlar bölgesi… Meşhur Koza Han’ın karşısındaki Fidan Han’a misafiriz. Sedefkâr Mümin Orhan’ın atölyesine…

  • 10.10.2017
  • Şeyma Çakan

Atölyeye gireni ney sesi ve kuş cıvıltıları karşılıyor. Huzur ve sükûnet hakim atölyeye. Bu sükûnet içerisinde Sedefkâr Mümin Orhan bu sanata nasıl başladığını anlatmaya koyuluyor. Küçük yaşlarda el sanatlarıyla buluşan Mümin Bey aynı zamanda neyzen… Kendisini sedefle buluşturan da bu olmuş esasen. Ney üflerken bunu süsleme ihtiyacının doğduğunu, bu vesileyle sedeflerle buluştuğunu anlatıyor.

 

Mümin Usta otuz yaşında genç bir sedefkâr. Ustası Zafer Karazeybek’ten öğrenmiş bu sanatı. Yaşını dile getirdiğimizde ise bunun önemsiz olduğunu şu sözlerle anlatıyor:

 

“Mesleğin gençliği olmaz; mesleğin bilgisi olur. Bu işle ne kadar uğraştığınız önemli… Ben bu işe gecemi gündüzümü kattım. Dışarıdan malzeme satın almıyorum. Her şey atölyede kesiliyor biçiliyor ve o şekilde yapılıyor.”

 

Sedef sanatını malzeme ve teknik açısından ele aldığımızda ilkin sedefi incelemek gerekir. Sedef, istiridye ve midye gibi deniz canlılarının kabuğunda bulunan pırıltılı, sert bir maddedir. Taşıdığı renge göre beyaz, arusek ve çöp sedef gibi isimler alır. Çok çeşidi bulunmasına karşın sedefçilikte yalnızca belirli özelliklere sahip sedefler kullanılır. Sedefin bir sanat eserinde ya da süsleme olarak kullanılabilmesi için işlenebilir kalınlıkta olması, gökkuşağının renklerini yansıtması, renklerin göz zevkine uyması gerekir. Sedef işçiliğinde sedefin yanı sıra pek çok malzeme kullanılıyor. Bu malzemelerin başında ise ağaçlar geliyor. Dolayısıyla sedefkârlar, bir nevi ince marangozluk işleri yapan kişiler. Sedefçiler ise yalnızca sedefi işleyen kişilerdir. Yani sedefçilere zanaatçı, sedefkârlara ise sanatçı diyebiliriz.

 

Anadolu Selçukluları ve Osmanlı sanatında mimar olarak yetişecek gençlerin üç boyutlu düşünmelerini sağlamak için önce neccarlık yani marangozluk mesleğini öğrenmeleri gerekirdi. Marangozlukla birlikte sedefkârlıkta da becerilerini geliştirirlerdi. Osmanlı döneminin önemli iki mimarı olan Mimar Sinan ve Sedefkâr Ahmet Ağa’nın mimarlıktan önceki meslekleri neccarlık yani marangozluktu. Bundan dolayıdır ki ahşabın tasarımından taşa kadar birçok dalda yetişen yetenekli insanların eserlerine Anadolu’da sıklıkla rastlıyoruz.

 

“Sedef yani istiridye kabuğu eski dönemlerde bıçak olarak kullanılmış. Sedef kabuğunun ucu keskin olduğundan bunun kesik kısımlarıyla malzeme kesmişler, tabak olarak kullanmışlar. Zamanla içinden çıkan inciyi bir şekilde bağlayarak takı yapmışlar. Sonraki dönemlerde malzemeyi işlemeye başlamışlar. Zamanla kullanım alanı gelişmiş, derken belirli bir dönemde bu durmuş. Bu sanatın Konstantiniyye’ye girmesi ise Yavuz Sultan Selim’in Tebriz Seferi’ne uzanıyor. Kutsal emanetleri almak için gidilen seferden yaklaşık bin tane ehil usta getiriliyor. Bu ustaların hepsi farklı meslek dallarından: Bıçak ustası, hat, telkâri, kündekari, kakma işi yapan ustalar… Bu ustalar Topkapı Sarayı’nda Saray Nakışhanesi’nde toplanıyor. Ehil ustalar burada nadide işler yapmaya başlıyorlar.”

 

Bu mesleğin yükselmesi, kutsal emanetlerin saklanacağı kutuların süslenmesiyle başlarken sonraları mekânları süsleme yani çini işiyle ilerleme katediyor. Mimar Sinan’ın yetiştirdiği ve bu mesleğin pîri olan Sedefkâr Ahmet ve Sedefkâr Mehmet Ağa yani Sultan Ahmet Camii’ni inşa eden mimarlarla yaygınlaşıyor bu sanat.

Sedef, işlemesine göre üç dala ayrılıyor: Şam işi, Viyana işi; kakma ve bunların hepsinin birleşmesiyle “Eser-i İstanbul” denen eserler ortaya çıkıyor. Kaplumbağa kabuğu, sedef, abanoz ağacı ve cevizden oluşan Türk motifleriyle süslenenler Eser-i İstanbul olarak anılıyor.

“Eser-i İstanbul tarzında çalışan yani Topkapı sarayında Sultanahmet Camii’ndeki kaplumbağa kabuğu, sedef, fildişi gibi nadide eserleri işleyen ustalar var. Bir de Antep tarzı dediğimiz, tatlı su midyeleriyle eserler ortaya koyan ve fiyat olarak da daha uygun işler yapan ustalar var. Tabii ki onlar da sedefkâr ama bizim branşımız farklı. Eser-i İstanbul tarzında eserler daha detaylı, uzun süren ve maliyetli çalışmalar oluyor. Ayrıca bizim gibi atölyesi olan ve her şeyi sıfırdan yapan yaklaşık yirmi usta var.”

 

Sedefkâr Mümin usta bu sanatın kaybolmaya yüz tutan bir meslek olarak addedildiğini ancak böyle olmadığını vurgulayarak hem yurt içi hem de yurt dışından oldukça yoğun talep olduğundan, halen çırak geldiğinden bahsederken yüreğimize su serpiliyor.

 

“Ben zaten on tane çırak aramıyorum. Bize bir tane eli ayağı düzgün ve edepli biri yeterli… Eli ayağı düzgün derken fiziki anlamda güzellikten bahsetmiyorum. Hırsızlık yapmayacak, eli açık olmayacak, ayağı düzgün yere gidecek, gözü kulağı açık olacak. Biz bunu arıyoruz. Zaten o kişi de geliyor.”

 

“Para kazanmak istesem müzisyenliği düzenli yaparım” diyen Mümin Usta bu meslekle hayatını idame ettirmenin her babayiğidin harcı olmadığı söyleyerek sürdürüyor. “Sabrın dışında, boynunu bükmen gerekiyor. Allah’a, bakalım rızkımız nereden gelecek diye tevekkül etmen gerekiyor, bunu herkes yapamaz. Yapacak olan da kazanır. Bunu meslek haline getirmek istiyorum diyen çok nadir kişi geliyor; genelde hobi olarak yapıyorlar fakat kendi mesleklerinden daha fazla kazanıyorlar. Kısacası, isteyen yapar. Rızık dediğin zaten bir dilim ekmek. En başta aslında su! Bizim harcadığımız fazla paralar değil.”

 

Bu kelimelere sinen tevazu ile yeniliğe uyum yetisini harmanlamalı sanatkâr bir bakıma: “Kimse sanatkârın ayağına gelmek zorunda değil. Biz sanatkâr mıyız, biz aynı zamanda esnafız. Biz sunum yapacağız. Ben şu anda dünyanın her yerinden sipariş alıyorum.”

 

“Toplum olarak algımız düşük; yaptığımız işin temelini bilmiyoruz. Hangi malzeme nereden çıkıyor, nasıl işleniyor bilmek gerekiyor. Elbette gidip Afrika’da abanoz ağacını kesmiyorum. Orada bunu yapanlar var elbette ama kesmek zorunda kalırsam gidip kesebilirim. Demek istediğim bu. Temelini bilmek gerekiyor. Diğer türlü hobici oluyorsun… İlk başta malzeme tedariği, malzemenin kullanılabileceği yerlerden parçalardan kesilmesi bunların suyla tesviye edilmesi, zımparayla bir milime düşürülmesi, desen tasarımı ve ardından birleştirme, kakma işlemi yapılıyor. En son parlatma aşamasında bomelak denilen maddeyle eser tamamlanıyor.”

 

Usta sözlerine son verirken, bu sanatı öğrenmek isteyenlere, adabıyla gelenlere kapısının her daim açık olduğunu söylüyor. Bize de Yunus Emre’yi anmak düşüyor:

 

“Gezdim Halep ile Şam’ı,

Ettim ilmi talep,

Meğer ilim bir hiç imiş,

İlla edeb illa edeb”

 

 

 

Sedefkar Mümin Orhan'ın ustası Zafer Karazeybek'i anlatan T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı yapımı belgesel.

 

 

Bu Yazıyı Paylaş:

Benzer Yazılar:

Kalıpların Sultanları: Sadekarlar

Kalıpların Sultanları: Sadekarlar

Kapalıçarşı'nın yorgun hanlarından uykusuz yollarından geçtik. Önümüzde arkamızda bizi sobeleyen düzinelerce küçük dükkan. Kimi aşağı kimi yukarı kimi önde kimi arkada kimi yeşil kimi sarı kimi kızgın kimi uysal... Gözünüze çarpan çokça şey var ama bir de çarpmayanlar var. Sadekarlar!

Devamını Oku
Taşhan'daki Kuzguni Sır

Taşhan'daki Kuzguni Sır

Şehir merkezindeki tarihi Rüstem Paşa Kervansarayı’na girdiğinizde adeta gözleri kamaşır insanın. O kuzguni, parlak siyah taş ne çok şekle girmiştir: zarif kolyeler, sevginin ve sadakatin temsili yüzükler, her tanesinde inanç harlayan tespihler...

Devamını Oku
Karadeniz Dağlarında Koyun Kırkımı

Karadeniz Dağlarında Koyun Kırkımı

Doğu Karadeniz yaylalarına göç zamanı, geleneklerin tarihten bugüne taşınmasını da mümkün kılar. Ordu’nun Perşembe ilçesinin Tokat’a yaslanan yeşil vadilerinin içinde geçimini küçükbaş hayvancılık ile sağlayan köy halkı, zamanlar arası bir gelenek taşıyıcısı adeta.

Devamını Oku