Eğin Dedikleri Küçük bir Şehir

Ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında o zamanlar henüz çiçeği burnunda bir subayken, Osmanlı ordusunda eğitimci olarak görev yapan Almanların efsanevi komutanı Helmuth Von Moltke, kaleme aldığı Türkiye hatıralarında Kemaliye için “Asya’da gördüğüm en güzel yer” der; bu ifade belki de Eğin'in güzelliğinin sığdırılabildiği en doğru tanımların başında gelir.

  • 14.11.2016
  • Nuray Okutucu

Doğuda Munzur batıda Sarıçiçek dağlarına yaslanan, Fırat’ın kolu Karasu nehrinin hayat verdiği bu dört mevsimi renk zengini vadide, yeşilin binbir tonuyla uyanan doğasıyla ilkbahar ve altın yapraklarla kaplı yamaçlarıyla sonbahar buraya seyahat için en güzel zamanlardır.

Yalçın kayalıklarından  pınarların çağladığı yörenin ilk adının, Roma dilinde memba anlamına gelen Egon olduğu biliniyor. Türkler bu topraklarla tanıştıklarında, buraya “Cennet gibi güzel bahçe” anlamına gelen Eğin adını verirler. 1922 yılına gelindiğinde ise Atatürk, aynı zamanda güzel insanlar cenneti de olan bura halkını, “Kemale ermiş insanlar” anlamındaki Kemaliye adıyla onurlandırır. Günümüzde her iki isim de gururla taşınmakta. Romalılar, Persler, Sasaniler, Bizanslılar ve Araplar, İpek yolu üzerinde bulunan bu toprakların kucak açtığı halklardan bazıları. 1100 yılında bölgedeki Selçuklu hakimiyetini, sırasıyla İlhanlı, Akkoyunlu ve Osmanlı hükümranlıkları izler. Kemaliyelilerin yaşam biçimlerinde göze çarpan incelik ve baş tacı ettiği kültür bu medeniyetler geçidinden izler taşır.

Ondokuzuncu yüzyıl sonrası mimari dokunun günümüze aktarılabildiği nadir kentlerden biri olan Eğin, nehirden itibaren setlendirilerek yükselen vadi üzerine dizili bağ ve bahçeleri, yılankavi sokakları, dut, elma, ceviz, çınar ağaçlarını kucaklayan konutlardan oluşan peyzajıyla birçok ressamın fırçasına konu olduğu gibi aynı zamanda objektifler için de benzersiz kareler sunuyor. Geçmişin zengin kültürü, mimari kimliğin de şekillenmesinde büyük rol oynamış. Dünya kültür mirasına aday gösterilen kentin, kültürel varlık listesinin en başında tarihi evleri geliyor. Arazinin eğiminin belirleyici faktör olduğu evler, her katın bağımsız olarak dış cepheye açılabildiği, düşeyde yükselen, genellikle 2-3 katlı plan düzeninde inşa edilmişler.

Ustalıklı bir taş ve ahşap işçiliğinin sergilendiği bu evlere özgünlük kazandıran detayların başında kentin simgelerinden de biri olan demir kapı tokmakları geliyor. Aslında bir nevi ev halinin arzı olan ve 40 farklı durumu simgeleyen motiflerden, örneğin lamba “ocağın sönmesin”, kuş “gurbette yakını olan ve haber bekleyen”, şaman kültüründen kalma yılan “şeytanın o eve giremeyeceği”, akrep ise o evlerde cinin, şeytanın barınamayacağı anlamını taşıyor. Çıkardığı seslere göre ise tokmaklardan büyük olan ve “tok tok” sesi veren tokkirik, gelenin er kişi; küçük olan ve “şık şık” sesi veren şıkkırik ise gelenin hatun kişi olduğunu anlatıyor.

İlçe merkezindeki gezinize, bu coğrafyadaki yaşam biçimlerinden izlerin sergilendiği, 600 kadar esere ev sahipliği yapan Etnoğrafya müzesiyle başlayabilirsiniz. Eski bir Ermeni kilisesi olan ve yapım tarihi bilinmeyen bu binanın, taş ve ahşap işçiliği dikkat çekici. Bir sonraki durağınız ise bakteriden memeliye kadar taştan fosillerin sergilendiği, Türkiye’nin ilk “Doğa Tarihi Müzesi” olmalı. Sergilenen fil iskeleti, ziyaretçilerin yoğun ilgi gösterdiği örnekler arasında.

Müze ziyaretleri sonrası kilitli taş döşeli dar sokakları takip edip Taşdibi mevkiine ulaştığınızda, tarihin dilsiz tanıkları olan eski konaklar, camiler ve çeşmeler selamlıyor size. Yolun sonundaki Kadıgölü Gözesi, kayaları yırtarak fışkıran ve 1000 metre aşağıda Karasu’ya kavuşan değirmenlerle örülü serin sularıyla başdöndürücü. İnsan bu kaynağa komşu ağaçlardan birinin gölgesinde suyun şarkısını dinleyerek, huşu içinde tüm gün oturabilir. Kaynağın başında bulunan Orta Camii, buranın güzelliğini taçlandıran nitelikte bir 17.yy Osmanlı dönemi eseri.

Başınızı biraz yukarı kaldırdığınızda, yamaçta asılı gibi duran yekpare kaya parçası dikkatinizi çekecektir. Kasabanın üzerine düşmemesi için zincirle sabitlenmiş, adı türkülere, manilere ve deyişlere konu olmuş olan bu taş, meşhur Zincirlikaya. Hemen dibinde kurulu ve adını bu taştan alan Taşdibi Camii ise camilerin kubbesiz olduğu zamanlardan kalma. Kitabesi 1051 tarihli olan dikdörtgen planlı bu yapı, aynı zamanda Kemaliye’nin en eski camii unvanını taşıyor.

Dördüncü Murat dönemindeki kömür ve odun kethüdalığının buraya verilmesiyle birlikte, o zamanlar adım atmanın özel izinlere bağlı olduğu İstanbul’un kapıları da açılır Eğin’e. Fakat bu imtiyaz, göçü engellemek adına sadece evin erkeğine verilir, kadın ve çocuklar ise geride bırakılır. Haftalarca süren meşakkatli İstanbul yolu da araya duvar olunca, İstanbul’a sıla, Eğin’e beklemek düşer ve o gönül titreten Eğin türkü ve manileri doğmaya başlar. Yörenin o zamandan süregelen gurbetçilik kaderi bir daha da değişmez. Tepedeki Mani yolu, Kemaliyeli kadınların bu hasret ve sevda yüklü dörtlüklerinin asılı olduğu bir yürüyüş yolu.

Kemaliye’de hasreti anlatan bir başka yer daha var ki o da Eğinlinin uzaktakine biraz olsun yakınlaşabilmek için geçit vermez sarp kayaları kazma ve kürekle delmeye kalkışarak yarattığı destansı Taşyolu. 1870’lerde başlanan ve harcında çoklukla Eğinlilerin azmi ve teri olan 8.5 km’lik bu yolun yapımı tam 132 yıl sürer. 2002 yılına gelindiğinde Eğin’i Divriği’ye bağlayan bu geçit ile İstanbul ve Ankara’ya yolu artık 220 km kısalmıştır. Uzunlu kısalı 17 tünelden oluşan bu yolda ilerlerken, tünellere dinamitle açılan doğal aydınlatma pencerelerinden, büyüleyici Karanlık Kanyon manzaralarıyla birlikte, yazar Lütfi Özgünaydın’ın Taş Yolu-Eğin Öyküleri eşlik eder size.

İki yanda 9 km boyunca aralıksız uzanan ve yüksekliği 500 metreyi bulan kayadan duvarları, bu duvarlardan köpük köpük süzülen kaynak suları, yer yer 2-3 metreye kadar daralan vadi tabanı ve ortasından telaşsız akan Karasu nehri ile Karanlık Kanyon dünyanın sayılı kanyonları arasında gösteriliyor. Adını, güneş ışığının bile ulaşamadığı dar koridorlardan alan bu kanyonda yapılan tekne gezilerinden birine katılarak huzurun ve dinginliğin tadını çıkarabilirsiniz. Hatta eğer şanslıysanız geziniz sırasında bu dimdik yamaçlarda özgürlük dansı eden dağ keçilerinden birini bile izleyebilirsiniz.

Kanyonun bir başka özelliği ise doğa sporlarına ev sahipliği yapması. Efsane Vali merhum Recep Yazıcıoğlu’nun rafting ve su kayağını Fırat’la tanıştırmasıyla atılan tohumlar çok kısa sürede filizlenir ve kanyon doğa sporları cennetine dönüşür. Valinin anısını yaşatmak amacıyla 2004’ten beri her yıl Haziran ayı sonunda düzenlenen uluslararası doğa sporları şenlikleri, base jump’tan kaya tırmanışına, kanodan rafting’e, su kayağından yamaç paraşütüne kadar geniş bir yelpazede adrenalin tutkunlarını buluşturuyor.

İlçenin görülmeye değer bir başka güzelliği ise merkeze bağlı şirin köyleri. Bu köylerin en bilinenlerinden biri olan Sırakonak eski adı ile Peğir, Kemaliye’yi kuşbakışı seyreden bir konumda kurulu. Köye adını veren Peğir deresi üzerinde kurulu iki değirmen, Anadolu’da sayısı her geçen gün azalmakta olan tarihi su değirmenlerinin en güzel örneklerinden. Değirmen gezileri sonrası Apçaağa köyüne uzanan patikayı takip ederek Peğir deresi boyunca uzanan kavakların ıslıkları ve ayaklarınızın altına serilen nefes kesici manzaraların eşliğinde yapacağınız yaklaşık bir saatlik yürüyüş ruhunuzu kesinlikle yenileyecektir.

 

Apçaağa, Ahmet Kudsi Tecer’in “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gitmesek de tozmasak da, o köy bizim köyümüzdür” dizeleriyle başlayan şiirine esin kaynağı olmuş olan köy. Gittikçe birbirine benzemeye başlayan şehir ve beldeler yaratan küreselleşme rüzgarına, kendi kendisini sit alanı ilan etmiş olarak karşı durmaya çalışan köy, aynı zamanda yerel örf ve adetlerini de en iyi şekilde koruyarak marka belde olma yolunda hızla ilerliyor. Bozulmamış tarihi dokusuyla zamanın durduğu hissi uyandıran bu özel köyde yapacağınız gezinti sonrası, tepede Kayabaşı parkında bulunan vadi manzaralı Taş Kahve yorgunluk çıkarmak için birebir.

Yörede mutfak zenginliği de öne çıkıyor. Kökü Yavuz Sultan Selim döneminde buraya verilen et kethüdalığına dayanan et konusundaki uzmanlık, mutfağa da yansımış. Etli yemekler arasında başı çeken, kavurma, kuru soğan ve yumurtayla yapılan mıhla, tadıyla damakları fethediyor adeta. Eğin’in dağlarında ilkbaharda yetişen 20-30 santimetre genişliğindeki dev çaşur mantarıyla yapılan ızgaralar, kenger, kiriş gibi yabanıl otlarla yapılan sulu yemekler ve çeşni olarak kullanılan 120 çeşit ot karışımı zetrin mutfağın yıldızları arasında sayılıyor.

Dutluk Eğin’de, duttan yaratılan özel tatların da kuşkusuz ayrı bir yeri var. Dut kurusu ve cevizin dibekte en az üç bin kere dövülmesiyle yapılan bir tür macun olan lök; löke badem, bal ve şeker eklenerek yapılan beşateş, dut pekmeziyle hazırlanan cevizli sucuk oricik gibi tatlar, Kadıgölü’ndeki tarihi medrese binasının alt katında bulunan “Lökhane”de yaşatılmaya devam ediyor. Lökhanenin üst katındaki Kadı Sofrası ile ilçe merkezindeki Bozkurt Otel’in lokantası ise yöresel yemeklerin tadılabileceği sofralarıyla hizmet veriyor ziyaretçilere.

İlçedeki konaklama tesislerinin hemen hepsinde kendinizi evinizdeymiş gibi hissettiren misafirperver bir yaklaşım hakim. Hatice Hanım ve eşi Osman Bey tarafından işletilen Bahçeli Konukevi, söz konusu yaklaşımın en güzel örnekleri arasında. Mekanın bahçesindeki tahta masalardan birine oturup cırcır böceklerinin şarkısı eşliğinde bu tatlı çiftle edilen bir demlik çay sohbeti kesinlikle akşamdan geceye uzayacak ve Eğin’le aranızdaki muhabbet bağını daha da güçlendirerek nihayetlenecektir.

Buraya karayolu ve demiryolu ile ulaşım mümkün olduğu gibi,  Elazığ, Erzincan ve Malatya havalimalarından ortalama 2.5 saatlik bir karayolu yolculuğu sonrası da ulaşmak mümkün. Kemaliye, uzun uzun yolları aşmaya değen daha nice güzellikleri ile sizleri bekliyor.

Bu Yazıyı Paylaş:

Benzer Yazılar:

Bir Sesleniş Olarak Tibeti Kilisesi

Bir Sesleniş Olarak Tibeti Kilisesi

O güzel kiliseler, "o güzel atlara binip gittiler". Ve biz harabelere kaldık.

Devamını Oku

Son Durak Yusufeli

Bakir güzelliğiyle hayranlık uyandıran bir coğrafya kucak açıyor memleketin şirin bucağı Artvin’e. Gözlerin yeşile, kulakların su sesine doyduğu bu küçük sınır şehrinde bir cennet saklı: Yusufeli… Çok değil, birkaç yıl sonra baraj suları altında kalacak olan, henüz keşfedilmeden silinip gidecek, sil baştan tarih yazmaya çalışacak bir cennet burası.

Devamını Oku
Sevgilerle Zeki Müren

Sevgilerle Zeki Müren

Bodrum birçok kişi için deniz, güneş, eğlence demek olabilir ama tarihi, sosyal ve sanatsal açıdan da insanı doyurabilen bir yer. Yaşarken de tatil için gelindiğinde de ajanda yelpazesini geniş tutup çeşitlendirmekte fayda var. Bu çeşitliliğe ilk olarak eklenebilecek şey sanat güneşimiz Zeki Müren’in ömrünün son yıllarını geçirdiği Bodrum’daki evi.

Devamını Oku