Mevlana'nın Yedi İnsanı

Mevlana’yı, türbesinden, Konya’dan, Şems’ten, Mesnevi’den, yahut tasavvuftan değil de yedi öğüdünün şekillendirdiği yedi insandan dinleyin...

  • 10.12.2016
  • Merve Tuğtepe

"miniature semazen" by Ayca Karaoglan // CC BY

Mevlana… Konya’nın hoşgörü cephesi, insanların kardeşliğini fethetmiş bir şair, geçen günler incinmesin, Tanrı’nın söyleme gücü verdiği tasavvuf âlimi… 30 Eylül 1207 - 17 Aralık 1273 tarihlerinde bedene bürünen bu yüksek ahlak ve yatay bilinç, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin elinin altında değilse de yüreğinin içindeydi. Ve biz bunu anlayınca, en iyi anlarız kendimizi. Konya’nın manevi bir güneş sistemi, keşfin aşka, aşkın keşfe büründüğü. Türk-İslam medeniyetinde, altın bir madalyon gibi taşınmalı yedi öğüdü.

 

İslam’ın en mistik yüzü Sufilik ya da Tasavvuf’u, hayatımızın satır aralarına işlemek ve inancımızın sorgulandığı mağarada ruh, akıl ve sevgimizi bütünleştirici bir beşeri benlikte toplamak için 13. yüzyılın boyundan büyük sözlerine bir göz atalım.

“Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.”


Düşüncemizden ikram ettiğimiz birine, sevincimizden de bir parça koparıp verdiğimizde, en sağlam kas, yüreğimizdeki kastır herhalde. Denizler bir yana dursun, alır başını akıp gider akarsular. Buz gibi su değdikçe her taşı yosun bağlar. Mevlana’nın, içinin etik duvarlarını sel yıkmış insanı gibi, ikram ettiğimiz sudan gelen en büyük hediye, zihnimizin ve kalbimizin muhtaç olana karşı gösterdiği tarifsiz zaaftır. Sürekli veya zaman zaman akan tatlı sularımız, günlerin getirdiği bencil yaraları sarar. Tanrı gözyaşlarımızı saymaya başladığında, elimizi uzattığımız ve beklentisiz paylaştığımız her şey sonsuzluğa akar.

 

 “Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.”

 Merkezdeki yakıcı yıldızımız, ıstırabına şahit olduğu kişiyle empati kurmamızı öğütler. Mevlana’nın dünya okulunda insan ruhuna kattığı bu temel yetenek, merhamet… Çıplak gözle güneşe bakmak gibi, kör etmese de, içinde bulunulan durumdan dolayı yaşanır bazı üzüntüler. Ve hayat, ne adı kadar kısadır ne de o adın imlediği kadar tatlı. Ne kadar çok yanarsa gözümüz, o kadar çok severiz parlak ışığı. Sıcak güneş gibi, acıyarak sevmenin vicdani bir motivasyon olduğunu şefkatle kabulleniriz.


“Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.”

Sesin yokluğu sükunet, ışığın yokluğu karanlık. Mevlana’nın güneşi bekleyen ıssız insanı, dışarıda kimse yok ama içerisi çok kalabalık. Sakladıkça yok ediyor bazı şeyleri. Hepsi gurbet tedirginlikleri gibi belli. Kusur ve utanç aynı memleketli, aynıdır belirtileri. Kuyunun en dibine taş etmış bir deli. Karanlıktaki hataya uzanır söyleyin kimin eli.


“Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.”

 Elif Şafak’ın bir potada erittiği Tebrizli Şems’in kırk kuralından birinde der ki “Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.” Mevlana’nın öfkeyle kalkıp, zararla çok yüksekten düşen insanı, her zaman en çok öğrenmesi gereken şeyi öğretir. İpi kopmuş şeytan eline almışsa benliğimizin ayarını, kalp kırmanın önünde katı ve soğuk olmak gerekir.


“Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.” 

 Yaşamımız için ayrılan parçanın asla daha fazlasını istemeden razı olduğumuz alçak gönüllülük. Alçak, gönüllülük… Yerde olanı, aşağıda sanmamak, dikey boyutta insanın aslını görmesini sağlar. “Ben kimim, nereden geldim, nereye gideceğim?” Yaş topraktan geldi kuru toprağa gidecek tüm kızlar ve ağalar. Nefessiz kalmış kuru toprak, yalın olmayı yalnızlık sandı. Ömrünü üç sözle özetlemeyi becerebilen Mevlana’nın insanı, hamdı, pişti ve yandı.


“Hoşgörüde deniz gibi ol.”

 Çağının ötesinde, dinlerin ötesinde, dillerin, ırkların, mezheplerin ötesinde, avaz avaz, sokak sokak gezmiştir, Mevlana’nın hoşgörülü insanı. Hangi tartı tartar, hangi sandık saklar bunca ayrımcı kaygıyı? Herkesin barışı hoşgörüsü kadar. Kıyısız denizler gibi engin, güneşin yaktığı topraktan yeşermeli insan sevgin.


“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

 Aşkın ve aklın gerçeğine ermiş Mevlana’nın kamil insanı, ya cam gibi ol ya da ayna gibi. Ve büyük şairin dediği gibi “Gel gel yine gel, ne olursan ol yine gel. Yüz kere eğer tövbeni kırsan yine gel.”

Bu Yazıyı Paylaş:

Benzer Yazılar:

Bin Yıllık Ellerden

Bin Yıllık Ellerden

Vurur zülfün teli gönüle Birkaç damla yaş karışır Görele’nin seline...

Devamını Oku

Yaşayan Müze: Beypazarı

Mimarisiyle ünlü Beypazarı'nın tarihi beyaz konaklarının şanını hepimiz biliriz. Bu güzel yapılardan birinin restore edilmesiyle 2007'de kurulan Yaşayan Müze, hem bir halk bilimi çalışması hem de bir açık hava müzesi.

Devamını Oku
Fatih’te Hassas bir Atölye

Fatih’te Hassas bir Atölye

Hassas döküm heykel ustası Gıyasettin Gelir 25 yıldır bu mesleği icra ediyor. Mum ve kauçuk maddeler kullanılarak kalıp çıkarıyor ve çıkardığı kalıplara altın, gümüş ve bronz gibi madenler dökülerek içi boş heykeller ve gereçler üretiyor. İstanbul Fatih’teki emektar atölyesinde altı çalışanıyla birlikte diğer atölyelere ve mağazalara heykeller, hassas kapı kolları, çaydanlık parçaları gibi hassas ürünler sunuyor. Mum döküm ustası Gıyasettin Gelir’in sırrı, zanaatinin zarafetinde saklı.

Devamını Oku