Tohumdan Hasata Bir Anadolu Öyküsü: Ekmek

Sofralarımızın vazgeçilmezi belli başlı hasletlerimizden olarak gördüğümüz, o olmasa karnımızın doymadığı ekmek, eski çağlardan beri topraklarımızın demirbaşı.

  • 17.02.2017
  • Ümmühan Özcan

Fotoğraf: Tuğran Yüce

Fotoğraf: Şevki Cengiz

Fotoğraf: Yener Tan

İlkin ısınmış yassı taşlar üzerinde pişirilip peksimet yapılan ekmek zaman içinde fırınlarda yapılmaya başlanır. Anadolu, buğdayın anavatanı olarak kabul edilegelir. Şanlıurfa Göbekli Tepe kazılarındaki buluntular, buğdayın ilk kez bu coğrafyada yetiştiğini ortaya koymaktadır. Uygarlıklar beşiği Anadolu’nun sultanlarından kabul edilen Hititlerin Ninda adını verdikleri şey ekmekten başka bir şey değildir. Hatta Hitit Kralı I. Hattuşili “Ekmek yiyecek, su da içeceksiniz!” diye buyurmuş, ekmeğin hayatiyetine vurgu yapmıştır.

 

Emeğin simgesi olmuş ekmeğin; tandır ekmeği, yufka ekmek, lavaş, bazlama, pide gibi çeşitleri hepimizin malumu. Mayanın, suyun ve unun muhteşem uyumunun ortaya çıkmış hali olan ekmek; kimi zaman fırında kimi zamanda tandırda ve saçta pişirilmesiyle sofralarımızda yerini almıştır. Toprak aşığı kıymetli ozanımız Âşık Veysel’in tecrübelerinden damıtılmış dizelerine de dökülüvermiş ekmek;

 

"Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi.

Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi.

Kazma ile dövmeyince kıt verdi.

Benim sadık yârim kara topraktır."

"İnce Ekmek Yapımı ve Paylaşımı Geleneği: Lavaş, Katrıma, Jupka, Yufka" başlıklı somut olmayan kültür mirası dosyası Türkiye, Azerbaycan, İran, Kazakistan, ve Kırgızistan tarafından UNESCO'ya tescil ettirildi.

Buğday başakta, ekmek sofralarda güzel. Türkiye’nin mutfak geleneği lavaş ve yufka, kış sofralarında yer alsın diye, pek çalışkan Anadolu kadınının usta ellerinde, imece ile beraberce şekillenmiş, çalışmanın, dayanışmanın sembolü olmuş ve özenle pişirilip istiflenmiştir. Anadolu’nun önemli âlimlerinden Somuncu Baba’nın aşkla yoğurup pişirdiği ve halka dağıttığı ekmekler gibi bereketli sofralarınız ve dumanı üstünde tüten ekmek tadında hayatlarınız olsun diyelim ve John Steinbeck’ten güzel bir sözle sonlandıralım:

 

“Eğer yoksulsan ve ekmeğe muhtaçsan sakın zenginin kapısını çalma, çünkü gönülden vermez; git yoksulun kapısını çal ki elindeki son ekmeği bölüp gönülden vermek nasıl olurmuş, onu gör.”

 

 

 

Bu Yazıyı Paylaş:

Benzer Yazılar:

Erzurum'da Bir Cevher: Güzelyurt

Erzurum'da Bir Cevher: Güzelyurt

Saat yediye çeyrek var. Ankaravari bir kızıllık çökmüş Erzurum’un göklerine. Havuzbaşı’nda bakar durur Gazi Paşa başları önde, telaşla yürüyen kalabalığa. Çoğu da bir kahveden ötekine gider, zihinlerinde efkar, gönüllerinde bir seyrüsefer...

Devamını Oku

Girizgâh II

Nazlı nazlı tırmanır yücelere mor salkımlar İstanbul sokaklarında. Açık seçik yerlisi gibi görünmek için şehrin, usulca sarılır emektar pervazlara. Müşfik bir hicaz sarkar o pervazlardan caddeler boyu.

Devamını Oku
Sabrın Sonu: Şemi'nin Mutfağı

Sabrın Sonu: Şemi'nin Mutfağı

Öğrencilik kendine has zorlukları barındırır. Hele Erzurum ayazında tir tir titreyip kendinizi rahat hissedeceğiniz tanıdık bir yuva yahut sıcak bir çay ile içinizi ısıtacak bir mekan ararsınız. Şemi’nin mutfağı işte o mekan…

Devamını Oku